-Ekonomik sistem neden krize girdi?
Kapitalist sistem giderek daralan aralıklarla kriz yaratıyor. Krizlerin mantığını anlamak için, önce kapitalist sistemin ne olduğunu anlamak gerekir. Kapitalist sistem, çalışanların çıkarı yerine, sermaye sınıfının çıkarlarını savunan bir sistem. Nasıl ki yaşamak için havaya ve suya ihtiyacımız varsa, kapitalist sistemin de kara ihtiyacı var. Karı nasıl elde edecek? Üretecek, satacak; en düşük maliyetle, en yüksek geliri elde edecek, aradaki fark olan karı elde edecek. Şimdi bu sistemin, tüketim toplumunu yaratmaktır. Dolayısıyla, kapitalizm kendi ideolojisini de yaratıyor. Diyor ki, “Ey vatandaş mutlu olmak için, tüketmen gerekir, ne kadar tüketirsen o kadar çok mutlu olursun.”
Kapitalist sistem istekleri devamlı körüklüyor. İhtiyaçlar üzerinden değil, istekler üzerinden hareket ediyor. Gereği olmayan yeni ihtiyaçlar üretiyor. Hiç gereği yokken ‘cep telefonu eskidi’ diyoruz ve gidip yenisini alıyoruz. Neden, çünkü sistemin çarklarının dönebilmesi için ihtiyacımız olmadığı halde satın almalıyız.
Bunun dozu kaçınca, ‘yoksunluk’ denen bir şey ortaya çıkıyor. Örneğin, sen yoksul değilsen bile, yanındaki insanın sahip olduğu bir şeyi alamıyorsan moral bozukluğu yaşıyorsun, sen de satın almak istiyorsun. Tükettiğin zaman mutlu oluyorsun.
Böyle bir ortam yaratabilmek için kapitalizm bireyi kullanıyor, bireyciliği teşvik ediyor. Komünizmin dayandığı, toplumsal dayanışmayı kenara itiyor. Toplumsal dayanışmayı zaaf olarak görüyor ve bireyin güçlülüğünü ortaya atıyor, rekabet içine sokuyor, dayanışmayı çözüyor. ‘Birey özgürleşiyor’ denilerek, tüketimin tutsağı haline getiriliyor.
Kapitalizm bu dünyada cennet, özgürlük vaat ediyor ama, aslında insanlar mutsuz, doyumsuz. Yoksulluk değil, ama yoksunluk var. Toplum böyle düşündüğü zaman politik bilinci de zayıflıyor, dayanışmaya gireceğine rekabete giriyor. Sistem bireyleri bencilleştiriyor, birbirinden koparıyor.
-Tüketimin artması kapitalizm için iyi bir şey değil mi?
Sistem açısından iyi ama, bir yandan da çıkmaza giriyor. Krizin temelinde bu var. Durmadan üreteceksin, durmadan satacaksın. Ama dünyanın belli bir doğal kaynağı var. Durmadan enerji kullanmak, doğal kaynak kullanmak maliyetleri yükselten bir unsur ve doğayı yok ediyor. Doğal çevrenin kirlenmesi, içtiğimiz suyun, havanın kirlenmesi, kronik hastalıklar yaratıyor. Sistem, mutluluk yaratacağım derken aslında sağlıksız bir toplum yaratıyor.
Kaynaklar kıt, dolayısıyla maliyetli, istekler sonsuz. Kapitalizmin açmazı bu. Bugün, ekonomik sistemin reel kesimde olduğu gibi, finansal kesimde de rahatsızlıkları ortaya çıktı. Para arzının çoğalması, paradan para kazanma hırsı sonucu, sistem, bireyleri risk almaya yönlendirdi. Bu krizin altında yatan nedenler bu riskle ilgili. Amerika’da, mortgage sisteminde, olmayacak kişilere kredi verilmesi sonucu şirketler riske girdi. Riske karşı sigorta yapılıyor, o da başkasına sigorta yaptırıyor ve bir yerden kopunca domino etkisi yaratarak krize yol açıyor. Dünya ekonomisi o kadar entegre olmuş ki, Amerika’daki bu mortgage krizi, Ataşehir’deki esnafı doğrudan etkiliyor...
-Krizin ardından Karl Marx’ın haklı çıktığını savunan görüşler ortaya atıldı, Marx haklı mı?
Kapitalist sistem, adı üzerinde sermayenin çıkarını koruyan bir sistem. Bunu yaparken aynı zamanda güçlünün çıkarını koruyan bir sistem. Güçlü olanların zayıfları dışladığı bir sistem. Şimdi “Kapitalist sistem yıkılıyor, sosyalizm geliyor, Marx haklı çıktı Keynes haklı çıktı...” gibi değerlendirmeler yapılıyor.
Marx, kapitalist sistemin işleyişinin, emeğin sömürüsüne dayalı olduğunu, dolayısıyla çalışanları olumsuz etkilediğini söylüyor. Sermayeyi, emeğin birikmiş hali olarak tanımlayarak, tek üretim faktörü olarak emeği görüyor. Sistemin iyileştirilmesi için kapitalizmin yıkılması ve idarenin çalışanların eline geçmesi gerektiğini söylüyor.
-Kapitalizmin yıkılma olasılığı var mı?
İktisadi düşünceyi ikiye ayırırsak; devletin ekonomiye müdahalesini isteyenlerle, ‘müdahale etmesin, iktisadın kendi kuralları var’ diyenler, yani serbest piyasa ekonomisini savunanlar var. Marx, “sistem yıkılsın” diyor. Keynes ise, “Kapitalist sistem durgun suda giden bir yelkenli gibi değildir, deniz çok çalkantılıdır, sistem kriz yaratmaya çok eğilimlidir” diyerek kapitalist sistemin iyi bir sistem olduğunu, fakat müdahale olmadan da sistemin yürümeyeceğini söylüyor. Kriz anlarında devletin müdahale etmesi gerektiğini savunuyor. Keynes kapitalizmin yıkılmasını istemiyor.
Marx değil, Keynes haklı çıkıyor...
Sistemin yıkılması, Marx’ın dediği gibi, sosyalizme geçilmesi mümkün değil. Marx’ın okunması kapitalizmin anlaşılması bakımından her zaman yararlı, fakat bu kapitalizmin yıkılıp da yerine sosyalizmin geleceği anlamına gelmiyor. Çünkü dünyada öyle bir hazırlık yok. Sovyetler kötü bir uygulamaydı. Bu, Marx’tan çok Keynes’i haklı çıkarıyor.
Bu kriz kapitalist sistemi yıkmaz, bu krizin altından kalkılır. Refleksleri var. Neden? Çünkü kapitalist sistem krizler yaratan bir sistem ve Keynes’in dediği gibi gerektiğinde devletin müdahalesi olmalı. Şu anda da dünyanın birçok ülkesinde bu müdahale yapılıyor.
-Sistem devlet müdahalesiyle ayakta duruyor, müdahale sizce doğru mu?
Ben tasvip etmiyorum. Sistemi kurtarmak için devletin verdiği para, aslında vatandaşın verdiği vergilerdir. Bunu vatandaştan alıyor, şirketlere veriyor. Fakat iktisat öğretisi hep üretici yanlısıdır; eğer, devlet ve ekonomik ortam üreticinin çıkarlarını korursa, girişimci ilerisini görüp yatırım yaparsa, elbette kar edecek, ama çalışanlar da bundan mutlu olacaktır. Dolayısıyla, devlet özel sektörün faaliyet göstereceği bir ortam yaratarak, dolaylı olarak çalışanları da kurtarmış oluyor. Yani doğru olmasa da, şirketler battığı zaman bu işçiyi de vuracak.
Krizler demokrasiyi zayıflatıyor
Bu kriz kapitalizmi yıkmaz, demokrasiyi zayıflatır. Dünyada Küba hariç tüm ülkeler kapitalizmi uyguluyor. Batı kapitalizmi nispeten daha demokratik, fakat zayıflıyor. Amerika zayıflarken, Çin gelişiyor. Amerika ve Batı’da kapitalizm giderse yerine sosyalizm değil, daha az demokratik olan Çin’deki gibi bir kapitalizm türü gelir. Bu da daha az demokratik olan bir kapitalizm demek. Bunun bedeli daha da ağır olur.
-Türkiye’nin krize karşı tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanayimizin, ekonomimizin durumu kötü değil, 2002’den ders aldık. BDDK kuruldu, bankalar ve mali sistem sıkı denetleniyor. Türkiye’deki sistem, Avrupa’ya göre daha sağlam görünüyor. Türkiye’nin 2002’den bu yana uyguladığını, Amerika ve Avrupa daha yeni uygulamaya başladı. Burada iyi yönetime ihtiyaç var. Ekonomide beklentiler ve psikoloji çok önemlidir. Panik havası estirilirse olmayacak şeylerin önü alınamaz. O nedenle sorumlu kişilerin dikkatli konuşmaları gerekir. Başbakan, “Korkmamıza gerek yok” derken, bu düşünceyle söylüyorsa olumlu bir şey. Yalnız “Bizi hiç etkilemez” demesi doğru değil, çünkü bu mümkün değil. Sistem o kadar birbirine bağlı ki orada olan bir şey anında Türkiye’yi etkiliyor. Sen önlemini alırsan daha az etkiler, “bana bir şey olmaz” dersen, daha çok etkiler. Çünkü sen dünyadaki küçük bir ülkesin. İktisatta her şey görecelidir. “Bana bir şey olmaz” diyemezsin. Güçlüsün ama bunu iyi kullanamazsan, kötü yönetilirsen etkilenirsin. Topluma iyi bilgi vereceksin, önlemini alacaksın, “şu nedenle güçlüyüz, şu önlemleri aldık” diyeceksin, insanlar güvenecek. Sadece konuşma değil, ikna edici açıklamalar lazım.
Psikolojinin çok etkili olduğuna inanıyorum. Örneğin, ben de öğrencilerimle konuşurken dikkat ediyorum. “İşler kötü gidiyor, siz mezun olunca iş bulamazsınız” demiyorum. Ne yapıyorum, uyarıyorum, “Bakın çocuklar, çok dikkatli olun, iyi çalışın kendinizi yetiştirin, lisan öğrenin, imkanları değerlendirin” diyorum.
-Kriz burada bizi, Ataşehir’i nasıl etkiler, neler söyleyebilirsiniz?
Elbette kriz Ataşehir’i de etkileyecektir. Genel sistemin açmazları herkesi etkileyecektir. O halde ne yapacağız? Önlemleri alacağız. Olumsuzluklar vardır ama sorunları insanlar yaratır ve insanlar çözer. “Batıyoruz” demeye gerek yok. Olaylara olumlu bakmak lazım. Ne yapalım bir kriz var, bunu önemseyeceğiz, fakat paniklememek lazım. Moralimizi bozmayacağız.
Daha dikkatli olacağız, gelirimize göre harcama yapacağız. Kredi kartlarında bir kriz çıkabilir, orası zayıf taraf. Türk toplumu geleneklerinden uzaklaştı, bir tüketim toplumu oldu. Gereği yoksa eşya almayacaksın. Veya biraz eskiyeni hemen atmayacaksın, birine vereceksin. İktisat zaten tasarruf demektir. Kaynaklar sonsuz değil. Sadece kriz olduğu için değil, her zaman israftan kaçınılmalı.
Maalesef Türkiye aşırı tüketim eğilimi içinde. Örneğin, Türkiye’de herkesin yazlığı var; yılda iki ay kullanılıyor sonra boş duruyor. Halbuki Amerika’da, İngiltere’de insanların yazlığı yok, parası olan istediği yere gidip geziyor. İmkanlarımız üzerinde yaşama hevesimiz var, bu düşünce tarzımızı değiştirmemiz gerekiyor. Her zaman akıllı davranmamız, çocuklarımıza, öğrencilerimize bunu öğretmemiz lazım.
Prof. Dr. Nazım Engin
1946 yılında Zonguldak’ta doğdu. İlkokulun bir bölümüyle ortaöğrenimini İstanbul’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden 1967’de mezun oldu. MEB bursuyla İngiltere’de yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzmanlık alanı Uluslararası İktisat. Yurda döndüğünde 1976’da İTİA’ya asistan olarak girdi. 1982’de İTİA Marmara Üniversitesi oldu. Doçentliğini İstanbul Üniversitesi’nden aldı, ama Marmara Üniversitesi öğretim üyesi olarak görev yapmaya devam etti. 1988 yılında ise profesör oldu. Göztepe’de açılan İngilizce İktisat bölümünün kurucu üyesi ve bölüm başkanı olarak görev yaptı. İstanbul Ticaret Odası’na 10 yıl boyunca danışmanlık yapan Prof. Dr. Nazım Engin, dış ticarette korumacı eğilimler ve bankacılık konularında araştırmalar yaptı. Sovyetler Birliği’nin çözülme sürecinde, Moskova’da, Ukrayna, Beyaz Rusya, Tacikistan, Moldova gibi ülkelerin merkezlerinde araştırma yaparak, ekonomik raporlar hazırladı, çözülme sonrasındaki durumla ilgili analizler yaptı. Halen görev yaptığı Marmara Üniversitesi’nden
bu yıl emekli olan Prof. Dr. Nazım Engin, Maltepe Üniversitesi’nde de öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Engin, 15 yıldır Ataşehir’de oturuyor.
|